EGE SORUNU
Türkiye ile Yunanistan arasında varolan ve karasuları,
kıta sahanlığı, FIR hattı-hava sahası ve adaların
silahlanması olmak üzere dörde ayrılabilecek sorunlar.
Karasuları sorunu
Lozan Andlaşması Ege'deki karasuları 3 mil olarak kabul
edilmiştir. 17 Eylül 1936 tarihinde Yunanistan bir yasa ile
karasularını 6 mile çıkarmıştır. O dönemde iyi olan
Türk-Yunan ilişkileri nedeniyle, Türkiye buna ses
çıkartmamıştır. Böylece Yunanistan'ın Ege'deki payı %35'e
çıkmıştır. 6 mili ancak 1964'te uygulamaya başlayan Türkiye
ise, %8,8'lik bir paya ulaşmıştır. Eğer Ege'deki karasuları
12 mile çıkarsa bu oranlar sırasıyla %63,9 ve %10'a
yükselecektir. Bunun nedeni Ege'deki 12 mil olayının aslında
bir adalar sorunu olmasıdır. Yunanistan'ın Ege'de, bir kısmı
da Türkiye'ye çok yakın yerlerde bulunan 2383 adası bu
ülkeye böyle bir avantaj sağlamaktadır.
12 mil sorunu, sadece Türkiye'yi değil, Ege denizinin açık
denizini bir uluslararası su yolu olarak kullanan her
devleti ilgilendirmektedir. Çünkü 12 mil durumunda Ege'deki
açık deniz oranı %56'dan, %26.1'e inecektir.
Yunanistan, Ege karasuları sorununda karasularının azami
sınırının 12 mil olabileceğini kabul eden 1982 BM
Sözleşmesine atıfta bulunmaktadır. Türkiye ise, bu
sözleşmeye taraf olmadığını vurgulamakta, Ege denizinin bir
yarı-kapalı deniz olduğunun altını çizmekte ve Ege'de sınır
saptaması yapılırken hakkaniyet ilkesine göre hareket
edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Türkiye, ayrıca
Yunanistan'ın karasularını 6 milin üstüne çıkarmasının casus
belli (savaş sebebi) sayılacağını ifade etmektedir.
Kıta sahanlığı sorunu
Yunanistan, Türkiye ile herhangi bir anlaşma yapmadan kıta
sahanlığını "eşit uzaklık" ilkesine göre tek taraflı bir
biçimde saptayarak, bölgede yabancı şirketlere petrol arama
izni vermeye başlamıştır. Böylece Yunanistan Ege denizi kıta
sahanlığının tamamını kendisinin sayma eğilimine girmiştir.
Türkiye'de, kıta sahanlığının Ege Denizi'nin en derin
noktalarından geçen hatta göre sınırlandırılabileceği
görüşünden hareket ederek 1 Kasım 1973'te, TPAO'ya,
Anadolu'nun doğal uzantısı, yani kendi kıta sahanlığı
saydığı yerlerde (ki bazı Yunan adalarının batısına
düşüyorsa) petrol arama ruhsatı vermiştir. Yunanistan bunu 7
Şubat notasıyla protesto etmiş ve böylece sorun
tırmanmıştır.
Yunanistan, Ağustos 1976'da sorunu, Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Adalet Divanı'na götürdü.
Güvenlik Konseyi, taraflarla görüşmelere başlama ve Adalet
Divanı'na başvurma önerisinde bulundu. Divan, Yunanistan'ın
"ihtiyatı tedbir" istemini 11 Eylül 1976'da reddetti. Ayrıca
divan, üç yıl sonra, 1979 Ocağında, Ege Denizi Kıta
Sahanlığı konusunda yetkisiz olduğuna karar verdi.
Taraflar arasında Kasım 1976'da, Bern'de yapılan toplantıda,
kıta sahanlığı konusunda yapılacak olan görüşmelerde nasıl
davranılacağını belirleyen birtakım kurallar saptandı. Ancak
görüşmeler kesildikten sonra, Yunanistan Bern Bildirisi'ni
tanımadığını açıkladı. Mart 1987'den sonra kendi kıta
sahanlığı olduğunu iddia ettiği bölgede petrol arama izni
verdi. Bunun üzerine Türkiye 25 Mart 1987'de Yunan
adalarının çevresinde petrol arayacağını belirtti. Silahlı
çatışma olasılığının çok yaklaştığı bir bunalım doğduysa da
27 Mart'da her iki taraf şimdiki karasuları dışına
çıkmayacaklarını açıkladılar.
Kıta sahanlığı konusunda Yunanistan'ın görüşleri şunlardır.
a)Türk kıyısı boyunca dizilmiş olan Yunan adaları, Yunan
ülkesinin ayrılmaz parçalarıdır. Bu adaların takımada
oluşturanlarında en uç noktalar birleştirilerek bu çizginin
içi "takımada suyu" kabul edilmektedir. Böylece, Türk
kıyılarındaki Yunan adalarının batısında Türkiye'ye kıta
sahanlığı kalmamaktadır. b)Adalar kıta sahanlığına sahiptir
ve bu kıta sahanlığının sınıflandırılması, kıta ülkeleri ile
eşit koşullarda yapılır. c)Kıta sahanlığı konusunda andlaşma
yapılmamışsa, Türkiye ile adalar arasında eşit uzaklık
ilkesi uygulanmaktadır. Türkiye ise hakkaniyet ilkesi
gereğince bir tesbit yapılması gerektiğini belirtmektedir.
Ayrıca, kıta sahanlığının sınırlandırılmasında doğal uzantı
esastır. Ülkesini savunmakta, bir bölgede adaların
bulunmasının kıta sahanlığı açısından "özel durumlar"
oluşturduğunu, Ege Denizi'nin bir "yarı kapalı" deniz
olduğunu iddia etmektedir. Kıta sahanlığı sorununu çözmek
amacıyla, konuyu sürekli olarak uluslararası forumlara
götürmek eğiliminde olan Yunanistan karşısında Türkiye gene
sürekli olarak, karşılıklı görüşme ve anlaşmanın esas
olmasını ileri sürmektedir.
Fır hattı-hava sahası sorunu
Yunanistan, 1931'de bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
hava kontrol sahasını 3 milden 10 mile çıkarmış ve Türkiye o
dönemdeki iyi ilişkiler nedeni ile herhangi bir itirazda
bulunmamıştır. 1952 tarihli bir ICAO (International Civil
Aviation Organization-Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü)
toplantısında, Türk-Yunan karasuları çizgisinin batısında
kalan hava trafiğinin Atina FIR'ının yetki alanına girmesi
kabul edilmiştir.
Bu hattın doğusunda ise İstanbul FIR'ı geçerli olacaktır. Bu
hat 1974'e kadar bir sorun çıkarmamış, fakat 4 Ağustos'ta
Türkiye NOTAM 714'ü ilan etmiştir. (Notice to Airmen-Havacılara
Duyuru). Buna göre, Türkiye yönünde uçarken kuzey-güney orta
çizgisine varan her uçak durumunu ve uçuş planını Türk
yetkilerine bildirecektir. Amaç, Türk radarlarının Kıbrıs
bulanımında zararsız uçaklarla potansiyel saldırgan uçaklar
arasındaki farkı daha iyi saptamalarını sağlamaktır. Böylece
Türkiye, FIR hattını fiilen batıya kaydırmış olmaktadır.
Yunanistan bunu, Türk kıta sahanlığı iddialarının batı
sınırı olarak yorumlayarak reddetti ve 13 Eylül 1974'de
NOTAM 1157'yi ilan etti. Yunanistan Ege hava sahasının
tehlikeli duruma geldiğini açıklayarak, Ege Denizini uçuş
trafiğine kapattığını açıkladı.
Haziran 1979'da NATO başkomutanı William Rogers'in
hazırladığı plan çerçevesinde taraflar, 1980 yılında
NOTAM'ları kaldırdılar. Böylece Ege Denizi yeniden sivil
havacılığa açılmış oldu. Ancak Yunanistan'ın hava sahasını
10 mil olarak kabul etmesini yarattığı sorunlar halen devam
etmektedir.
Adaların silahlandırılması sorunu
1960 sonrasında Ege Denizi üzerindeki adalarda taraflar
arasında egemenlik, denetim ve güvenliği sağlamaya yönelik
anlaşmazlık başlamıştır. Yunanistan, askeri amaçlarla da
kullanılabilecek havaalanı ve diğer tesislerin ilkini
1952'de Leros adasında kurmuştur. Ancak, Yunan adalarının,
1974'ten daha doğrusu Türk Ege Ordusu'nun kurulduğu 1975'ten
sonra hızlanarak silahlandırıldığını kabul etmek uygun
olacaktır.
Uluslararası andlaşmalar, bu adaları üç katogoriye
ayırmaktadır.
1-Yunan adaları Limni ve Semadirek ile Türk adaları İmroz ve
Bozcaada. Bu "Boğaz önü" adaları Boğazlarla birlikte,
Boğazlar Rejimine ilişkin Lozan Sözleşmesinin 4. maddesiyle
askerden arındırılmıştır.
2-Limmi, Sakız, Sisam ve Nikarya adlı Yunan adaları. Bunlar
Lozan Barış Andlaşması'nın 13. maddesi gereğince ülkelerinde
ancak polis ve Jandarma kuvveti bulunabilecek, deniz üssü ve
istihdam kurmanın yasak olduğu adalardır.
3-Oniki ada, sayıları aslında 14 olan bu adalar da 1947
Paris Andlaşması'yla İtalya'dan alınıp Yunanistan'a verilmiş
adalar olup, aynı andlaşmanın 14. maddesine göre üzerlerinde
ancak asayişi sağlayacak kadar kuvvet bulundurulabilir.
Yunanistan'a göre, andlaşmalar yapıldığı sıradaki koşullar
köklü biçimde değişmiştir (rebus sic stantibus), dolayısıyla
adalar üzerindeki sınırlama ortadan kalkmıştır. (Ayrıca
Boğazları silahtan arındıran Boğazlar rejimini düzenleyen
Lozan Sözleşmesi'nin yerine 1936 Montreux Andlaşması geçmiş
ve Boğazlar tekrar silahlandırılmıştır. 1923 Lozan Boğazlar
Sözleşmesi tamamen sona ermiştir. Boğazlar tekrar
silahlandırıldığı için, bu sistemin bir parçası olan adalar
da silahlandırılabilir. Türkiye'ye göre ise Montreux'den
Boğaz-önü adalarının silahlandırılabileceği şeklinde bir
anlam çıkarılamayacağı, çıkarılsa bile, Lozan Barış
Andlaşması'nın 12. maddesi vardır. Bu madde, anılan adaların
1914'te silahsızlandırıldığını doğrulamaktadır. Yunanistan,
ayrıca, Türkiye'nin 1947'nin Paris Andlaşması'na taraf
olmadığını, bu nedenle de hak ve yükümlülükler doğurmadığını
iddia etmektedir. Türkiye ise, her ne kadar taraf olmasa da,
Paris Andlaşması'nın bir "objektif statü" yarattığını, bu
nedenle de kendisini
|
|