İlk çağlardaki trampa ekonomisine bir göz atarsak büro çalışmaları denecek bir etkinliğin söz konusu olmadığını, ticaretin Pazar denilen yerlerde bizzat yetiştiriciler tarafından bir malla başka bir malın değiştirilmesi suretiyle yapıldığı görülür. Kapalı ev ekonomisinde de aynı durum vardır.
Yanlış olarak, insanlar aza kanaat etmeye şartlandırılmıştır. Herkes kendi yağı ile kavrulmayı, başkalarının ürettiği mallara ihtiyaç duymayarak yaşamayı düşünmektedir. Böylece, işlerin bürolardan idaresine, dolayısıyla da büro etkinliklerine hiç lüzum duyulmadığı açıktır. Fakat, dünyada nüfusunun artması ve toplum olduklarını anlamaları sonucunda ticaret, pazarların tekelinde kalmaktan kurtulmuş ve dükkanlar, ticarethaneler doğmuştur.
Devletlerin ve izlenen politikaların da bu gelişmede rolü büyük olmuştur. Çalışma hayatı ve ticaret kişisel olmaktan kurtularak karmaşık bir hal almış, gelişen ve genişleyen işlerin birçok insan tarafından yapılması gerektiği anlaşılmıştır. Bir işte çalışan çok sayıda insanın, gelişi güzelliği bırakarak organize edilmiş guruplar halinde ve büro denilen kapalı yerlerde daha da verimli çalışabilecekleri fikri de bu tarihi gelişimin bir sonucu olmuştur.
Bugün modern toplumların büro çalışmaları ise her geçen gün gelişmekte, çalışanı yormadan en yüksek verimi elde etmek için gereken bazı tedbirler tam olarak alınmaya çalışılmaktadır. Bu arada büroların hızla makineleşmekte oldukları görülmektedir.
***
Mustafa Kemal bu işi de başardı. Ankara’da komisyona yeni bir yazı alfabesi yapma görevini verdi. Herkes düşünüyordu; bir millet yazısını nasıl değiştirebilir? Ne kadar zamanda değiştirebilir? Ne düşündü arkadaşlar süre meselesi için diye sordu. Beş yıl diyen var, on beş diyen var. Birkaç sene, okullarda iki yazıyı bir arada öğretmelidir. Önce yarımşar sütundan başlayan gazeteler de beş yılda bütün gazeteyi kaplamak üzere yeni yazı ile basılan kısımlarını artırmalıdırlar, diyorlar. Yüzüme baktı ve çocuğum, dedi; bu ya üç ayda olur, yada hiç olmaz. Gazetenin yeni yazı kısmını, hiç kimse okumaz.Herkes sadece eski yazıyı okur. Bir harp, bir buhran çıktı mı, inkılap da düşer, demiş idi.
Sarayburnu parkında bir gece halka bu inkılabı da haber verdikten sonra, yola çıktı. Yer yer dolaştı, halka öğretmenlik etti. Sonuçta, bir iki sene içinde yeni yazıyla okutup yazanların sayısı eski yeni ile okuyup yazanları geçti. Sonra dil konusunu ele aldı. Mustafa Kemal, büyük bir tarihi ve bağımsız bir dili olmadan bir milletin büyük olacağını bilirdi. Türk Dil Kurumunu dil konusu, dilin işlenmesi ile görevlendirdi.
Eskiden Türkçe hiç yeni bir kelime, yeni bir terim türetemezdik. Geçmişin gelenek ve görenekleri içinde dağılış ve bitiş kaderine boyun eğen Türklük bu inkılaplarla gelecek zamanlara doğru, kanat açmaya başlıyordu.
|